YOGA (YUJ) birlik, bütünlük, birleştirmek anlamına gelir…

Homeopatik İlaçlar Nasıl Çalışır?

Aşağıdaki metin, ünlü homeopat Dana Ullman’ın “Why Homeopathy Makes Sense and Works“ başlıklı makalesinden derlenmiştir.

Çeviri: Öykü Doyran

BAŞLARKEN
Homeopatik tedavinin ne olduğunu kısaca açıklamak gerekirse; bağışıklık sistemini güçlendirerek, hastalıkla hastanın başetmesini sağlayan, kendine özgü bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Homeopatik ilaçlar bitkilerle sınırlı değildir. Bitkisel olanlar kadar, hayvansal ürünler ve minerallerden geliştirilen geniş bir ilaç yelpazesi vardır.

GİRİŞ
Homeopatinin temeli, “benzeri benzerle tedavi” ilkesidir. “Homeopati” kelimesi iki Yunanca sözcükten türemiştir; “homoios’’ benzer ve “pathos” acı anlamındadır. Bu ilke, sağlıklı kişiye, belirli bir tıbbi maddenin yüksek dozda verilmesi sonucu açığa çıkan belirtilerin, yine aynı tıbbi maddenin düşük dozda verilmesiyle hastayı iyileştirmesi olarak açıklanabilir.

Homeopatik tedavi sürecinde en can alıcı nokta, “sürekli gözlem”dir. Benzerlik ilkesini temel alarak yapılan tedavinin güzel yanı, vücudun iyileşme tepkisini uyarırken, onun bilgeliğine saygı göstermesi, ortaya çıkarmasıdır… Hastalık semptomları vücudun stres ya da enfeksiyonla mücadele ettiğini gösteren işaretlerdir. Semptomlar aynı zamanda iyileşme sinyalleridir. Onları bastırmaktansa, organizmanın bu gayretine destek olmak daha mantıklı değil midir?

Benzerlik ilkesi doğanın işleyişi ile tümüyle uyumludur ve ustaca kullanıldığında, etkin ve kalıcı tedavilerin yolunu açar.

Modern tıpta da vücudun bağışıklık sisteminin işleyişini düzenlemek için benzerlik prensibinden yararlanan az sayıda uygulama vardır, immunizasyon ve allerji tedavileri bunlara örnektir.

SEMPTOMLARIN BİLGELİĞİ

Modern Fizyoloji ve Homeopatinin Temeli
Homeopatinin temel ilkeleri aynı zamanda modern fizyolojinin de temelidir. Günümüz tıbbında semptomların vücutta bir şeylerin “ters gittiğini” göstermekten ibaret olmadığı, iyileşme sürecinin bir parçası, zihin ve bedenin kendini hasta eden etkenlerden korunmak veya kurtulmak için verdiği mücadeleyi temsil ettiği artık bilinmektedir. Son yıllarda, Allopatik tıp da hastalık semptomlarını, vücudun olumlu tepkileri olarak kabul etmeye başlamıştır.

Enflamasyon süreci, vücudun enfeksiyon etkenini veya yabancı maddeleri yok etme davranışı olarak tanımlanır. Öksürüğün solunum yollarını koruma mekanizması olduğu uzun zamandır bilinmektedir. İshal de, hastalık yapan patojenlerin veya zararlı maddelerin bağırsaklardan dışarı atılmasını sağlar. Akıntılar, vücudun kendini zararlı bakterilerden, virüs ve ölü hücrelerden arındırmasıdır. Yüksek kan basıncı, stres etkenlerine karşı bir savunma kalkanıdır vb.

‘‘Semptom’’ Yunanca bir sözcüktür, ‘‘bir şeyin işareti’’ ya da ‘‘sinyali’’ anlamına gelir. Semptomların baskılanarak ortadan kaldırılması, o ‘‘bir şeyi’’ yani hastalığın kaynağındaki sorunu düzeltmez, kişinin de tedavi olduğu anlamına gelmez. İlaçlar semptomları baskıladığında, hastalık daha uzun bir sürece yayılır ve ağırlaşır. Arabanızın yakıt gösterge ışığı yakıtın bitmekte olduğunun uyarısını verdiğinde göstergeyi iptal ederseniz, bu yakıtla ilgili sorunun çözülmüş olduğu anlamına mı gelir? Semptomların baskılanması da bundan farklı değildir.

Hastalık semptomları vücudun savunma mekanizmasının gönderdiği sinyallerdir. Bu gerçek göz önüne alındığında doğal süreci baskılayan ya da engelleyen ilaçlar ve tedaviler anlamını kaybeder. Bunların yerine, bağışıklık sistemini güçlendiren, vücudun kendi kendini iyileştirmesine destek olan tedaviler önem kazanır. Homeopatik ilaçlar tam da bu ihtiyaca cevap verir.

Bedenin Bilgeliğine Saygılı İlaçlar
Tedavide benzerlik ilkesinin kökleri çok eski zamanlara uzanır. M.Ö. 4. yüzyılda Hippokrates “hastalığı yaratan neden her ne ise, onu iyileştirecek olan onun benzeridir” demiştir. Antik Yunan’da ünlü Delphi kâhini de bu prensibi “hastalandıran şey, iyileştirecek olan şeydir” diyerek ifade etmiştir. 16. yüzyılda doktor ve simyacı Paracelsus, yazılarında benzerlik ilkesinden bahsetmiştir; “İşaretlerin Öğretisi” adlı eserinde, “bitkilerin anatomisiyle hastalığın anatomisini bir arada inceleyin. Aralarındaki benzerlik size tedavinin yolunu gösterir” demiştir.

Benzerlik prensibi sınırlı olarak geleneksel tıpta da kullanılmaktadır. Hastalık ile benzer semptomlara yol açan patojenler çok küçük dozlarda verilerek hastalığa karşı önlem alınmaktadır. İmmunolojinin babası olan Dr. Emil Adolph Von Behring (1906), araştırmalarında Hahnemann ve homeopatinin immünizasyon (bağışıklık kazandırma) üzerine yaptığı katkılara işaret eder. Birkaç örnek verecek olursak;

-Modern allerji tedavisi, antikor tepkisi oluşturmak için homeopatiye benzer şekilde küçük dozlarda allerjen kullanır.
-Kanser tedavilerinde radyasyon uygulanması ilginçtir. Bilindiği gibi radyasyon kansere yol açan bir etkendir.
-Kalp rahatsızlıkları için kullanılan Digitalis (yüksükotu) daha büyük dozlarda alındığında kalp krizine neden olur.
-Hiperaktif çocuklara Ritalin verilmektedir. Ritalin amfetamin benzeri bir ilaç olup normalde hiperaktiviteye sebep olur.

Başka örnekler de verebiliriz; kalp hastalıklarında nitrogliserin, artritlerde altın tuzları, gut hastalığında kolşisin kullanılması gibi. Yüksek dozlarda alındığında, tüm bu maddelerin, iyileştirdikleri hastalıklara benzer semptomlara yol açtığı bilinmektedir.

Geleneksel tıpta benimsenen homeopatik ilaçların sayısı az değildir. Dr. Harris Coulter’ın ‘‘19. yüzyıldaki Allopatik Tedavilerde Homeopatinin Etkisi’’ ve homeopati tarihi hakkında yazdığı ‘‘Bölünmüş Miras: Homeopati ve A.M.A. Arasındaki Fikir Ayrılığı’’ adlı kitapları bu etkileşimi anlatır.

Yukarıda, geleneksel (allopatik) tıpta homeopati benzeri bazı tedaviler olduğundan bahsettik. Ancak benzerlik ilkesinden yararlanılmasına rağmen bunların homeopatik tedavi olduğu söylenemez. Homeopatik ilaçlar kişinin bir bütün olarak deneyimlediği zihin-beden durumuna uygun olarak seçilir. Aşılar ve allerji tedavileri ise belirli semptomları önlemek veya iyileştirmek için uygulanır. Homeopatik ilaçlar kişinin zihin-beden bütünlüğü içindeki yapısını güçlendirmeyi hedefler. Ayrıca homeopatik tedavi tamamen kişisel olup, yan etkisi olmayan, minimum, güvenli dozlarla uygulanır. Allopatik tıpta bu denli bir kişiselleştirmeden, seçicilikten, ilaçların yüksek dozlarından sakınmaktan bahsetmek mümkün değildir.

Homeopatik İlaçlar Nasıl Seçilir?
İki yüz yılı aşkın bir süredir tüm dünyada binlerce homeopat (homeopati uzmanı), sayısız maddenin özelliklerini inceleyerek kayda almaktadır. Binlerce maddenin, sağlıklı insanlarda oluşturduğu belirtileri dikkatle izleyerek, her birinin kendine has fiziksel, duygusal ve zihinsel belirtileri kataloglara işlemektedirler. Günümüzde bu verilerle, bilgisayar programları yazılmıştır. Dünya çapındaki deneyimlerin sentezlendiği, kişinin özelliklerine, semptomlarına en uygun ilaçların bulunmasına yardımcı olan ve devamlı güncellenen yazılımlar homeopatların hizmetine girerken, halihazırda mevcut en gelişmiş toksikoloji arşivi de oluşturulmuştur.

Araştırmalar devam etmekte, sayısız madde, homeopatik “ilaç denemesi” adı verilen, toksikoloji çalışmalarından geçirilmektedir. Çeşitli bitkisel, hayvansal maddelerin ya da minerallerin etkileri ve doz aşımı halinde yaptıkları etkilere dair gözlemler gönüllü insan deneklerle sürdürülmektedir. Homeopatik ilaç denemeleri hayvanlarla yapılmamaktadır.

Homeopatlar (homeopati uzmanları) hastanın kendine özgü hastalık tablosunu ayrıntılı bir şekilde araştırırken, onun deneyimlediği rahatsızlığa benzer belirtilere yol açan remedileri (homeopatik ilaçları) bulmaya çalışırlar. Bu amaçla dünyadaki birçok homeopat yazılım sistemlerinden etkin bir şekilde yararlanır.

Hastanın kendine özgü belirtileri ile bir maddenin toksikolojisi arasında eşleşme bulunduğunda, o tıbbi maddenin özel olarak hazırlanmış “mikro dozu” ile tedaviye başlanır.

Homeopatik ilaçların nasıl yapıldığına dair bilgileri birçok yerde bulabilirsiniz. Bu metinde biraz da homeopatinin en etkileyici ve en tartışmalı özelliği olan homeopatik “nanodozlar”dan bahsedelim..

Homeopatik Tıp: Nanodozlar, Etkili Sonuçlar
Değişik açılardan defalarca tekrarladığımız gibi, homeopatik tedavinin farmakolojik yaklaşımı geleneksel tıptan oldukça farklıdır. Benzer semptomlardan şikayet eden kişilere geniş spektrumlu ve güçlü bir etkiye sahip olan tıbbi maddeler veren allopatik sistemin aksine; hastanın tamamen kendine özgü, psikolojik / fiziksel belirtilerine göre seçilen homeopatik ilaçlar verilir. Kullanılan dozlar da son derece küçüktür.

Homeopatik ilaçlar çok düşük dozlarda hazırlandığı için, “nanofarmakoloji” kapsamında ele alınabilir. “Nano” sözcüğünün kökeni Latince’dir, ‘‘cüce’’ anlamına gelir; bu sözcük ile, bir birimin en az milyarda birini (10-9) kullanan “nanoteknoloji” ya da “nanobilimler” kastedilmektedir.

Homeopatik İlaçlar Nasıl Yapılır?
Homeopatik ilaçların çoğu, etken maddenin çift distile (çift damıtılmış) su içinde seyreltilmesiyle hazırlanır. Bu arada, suyun özelliklerini inceleyen fizikçilerin, suyun anlaşılmayan, insanı hayrete düşüren birçok özelliğini ortaya koyduklarını hatırlatalım. Homeopatların çift damıtılmış su kullanmasının nedeni, tıbbi maddenin yüksek derecede saflaştırılmış suya daha etkin bir şekilde nüfuz etmesini ve iz bırakmasını sağlamaktır.

Homeopatik ilaçlar seyreldikçe güçlenir. “Güçlendirmek” (potentizasyon), kuvvetlice çalkalayarak oluşturulan ardışık bir seyreltme sürecidir. Her ardışık seyreltme, yeni çift damıtılmış suya karışır ve kullanılan orijinal maddenin fraktal örüntü formunu suya geçirir.

Homeopatlar 200 defadan fazla güçlendirilmiş (potentize edilmiş) ilaçları “yüksek etkili” ve 12 defadan daha az güçlendirilmiş (potentize edilmiş) ilaçları “düşük etkili” olarak adlandırırlar. Potentizasyon sırasında arıtılmış ve çift damıtılmış suyun değiştiğini ve aktif hale geldiğini ifade ederler.

Rezonans İlkesi
Homeopatik ilaçlar ve etki mekanizması üzerine yapılan nanoteknoloji ile ilgili son bilimsel çalışmaları tartışmadan önce, daha iyi bilinen bir konudan söz etmek isterim. Fiziğin temel ilkeleri bize “rezonans” ile hipersensitivitenin (aşırı duyarlılığın) ilişkisini gösterir. Müzikten örnek verecek olursak; piyanoda veya herhangi bir enstrümanda bir notanın mesela “do” notasının çalınması, ortamda bulunan diğer müzik aletlerindeki “do” notalarını titreştirir (diğer notalara hiçbir etkisi olmaz).

Homeopati de rezonansa dayalı bir tıbbi sistemdir (benzerlik ilkesi – rezonans). Hasta ile ilaç arasında benzerlik olduğu sürece yani belirtiler ile ilaç arasında eşleşme olduğunda, çok küçük dozlar hastada iyileşme yönünde bir süreç başlatır ve kişi tüm sağlığında gelişme deneyimler. İlaç hastanın yapısıyla uyuşmadığında ise hiçbir cevap oluşmaz yani kişide hiçbir değişiklik olmaz ki, bu da homeopatinin ayrıcalıklı özelliklerinden biridir.

Nanodozların Güçlü Etkileri
Biyolojik etkenlerin çok düşük konsantrasyonlarda güçlü biyokimyasal etkileri olduğunu gösteren önemli bilimsel araştırmalar yapıldı. Beta-endorfinler adı verilen beyindeki kimyasalların, 18. dilüsyonlarında doğal öldürücü (naturel killer) hücrelerin aktivitesini düzenlediği bilinmektedir (bu dilüsyonda madde 1/10 onsekiz kez sulandırılmıştır). İmmun (bağışıklık) sistemimizin önemli bir parçası olan interlökin 1’in, aynı şekilde 1/10 sulandırılan 19.dilüsyonunda, T-hücresi klonlarında çoğalma sağladığı gözlemlendi. Feromonların da bir molekül küçüklüğünde iletilmesi aşırı duyarlılık reaksiyonu ile sonuçlanır.

(Not: Çok küçük dozlarda verildiğinde belirgin bir biyolojik aktiviteye yol açan maddeler hakkında daha fazla bilgi için; Dr. P.Bellavite ve Dr. A.Signorini’nin, Emerging Science of Homeopathy: Complexity, Biodynamics, and Nanopharmacology. Ayrıca bkz. Eskinazi, 1999)

Yukarıda belirtilen 1/10 sulandırılmış maddenin 18.dilusyonundaki dozları moleküler seviyededir ve günümüz tıbbında bu bir devrim sayılmaz. Homeopatinin temeli olan nanodozlar ise potentize edilmiş (güçlendirilmiş) ilaçlardır. Günümüz doktorlarının bu konuda yeterince çalışma yapmaması bir talihsizliktir. Organizmanın çeşitli kimyasallara karşı çift fazlı cevap vermesi üzerine düşünmek gerekir. Bir madde yüksek konsantrasyonlarda gösterdiği etkilerden farklı olarak, küçük dozlarda değişik veya tam tersi bir etki gösterebilir. Mesela, küçük dozlarda verilen atropin mukoza salgısını arttırırken normal dozdaki atropinin parasempatik sinirleri bloke ettiği, mukozaların kurumasına sebep olduğu kanıtlanmıştır (Goodman and Gilman, 2001). Birçok medikal ve bilimsel sözlük “hormesis” ve “Arndt-Schulz yasası”nı şöyle açıklar; ‘‘zayıf konsantrasyonlardaki biyolojik etkenler fizyolojik aktiviteyi uyarır, orta dozlardaki etkenler fizyolojik aktiviteyi düşürür, yüksek konsantrasyonda olanlar ise fizyolojik aktiviteyi durdurur’’.

Hormesis üzerine, geleneksel bakış açısıyla yüzlerce araştırma yapılmış olmasına rağmen, bunların hiçbiri homeopatiden bahsetmez (Stebbins, 1982; Oberbaum and Cambar, 1994). Health Physics dergisi bir sayısını bütünüyle bu konuya ayırmıştır (Mayıs, 1987). Homeopatik ilaçların bu güçlü nanodozları; araştırmak, keşfetmek ve uygulamak için verimli bir zemin sunmaktadır, bilim insanları ve fizikçilerin bunu öğrenmeleri için biraz daha zamana ihtiyaç olduğu anlaşılıyor.

Homeopatik Klinik Çalışmalar
Titizlikle yürütülen çift kör klinik deneyleri tartışmadan önce, homeopatik nanofarmakolojiyi anlamak için homeopati tarihiyle ilişki kurmak önem taşır; 19.yüzyılda bulaşıcı salgın hastalıklarla mücadelede homeopati şaşırtıcı başarılar kazandı. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da kolera, kızıl, tifo, sarı humma, pnömoni ve diğer hastalıklardan dolayı ölüm oranları homeopati hastanelerinde normal tıbbi hastanelerin yarısı hatta sekizde biri kadardı (Bradford, 1900; Coulter, 1973). Benzer olumlu sonuçlar tıp doktorlarının gözetimi altındaki akıl hastaneleri ve hapishanelerle kıyaslama yapıldığında da görülmekteydi.

Buna rağmen doktorlar ve bilim insanları homeopatik ilaçların bilimsel kanıtları hakkında sürekli yanlış bilgi veriyorlar. Homeopatik ilaçlar hakkında bir araştırma olmadığını ve bu kadar küçük dozların herhangi bir etkisinin olamayacağını iddia ediyorlar. Oysa 19. yüzyılda kontrollü ve çift kör plasebo çalışmalarını yapanlar homeopatlardı. 19.yüzyılda ve 20.yüzyılın başlarındaki çalışmaların detaylı tarihi için Dr. Michael Emmans Dean’ın yazdığı ‘‘The Trials of Homeopathy’’yi okuyabilirsiniz. Bu tarihin iyi bir özetini isteyenler için, özel bir e-kitabın parçası olan ‘‘Homeopathic Family Medicine’’, homeopatik ilaçlarla ilgili kapsamlı ve tarihsel olarak klinik araştırmalarla ilgilenen herkese fayda sağlayacaktır. Homeopatik ilaçların klinik araştırmaları için bir başka kaynak ise Samueli Enstitüsü’dür.

Nanodozlar İçin Ek Açıklamalar
Mevcut bilimsel düşünceye göre homeopatik ilaçların nasıl çalıştığı hala muammadır. Bu paradoksa rağmen, doğa ve yeni teknoloji çok küçük dozların güçlü etkilerine dair çarpıcı örneklerin sayısını arttırıyor. Güvelerin belli bir türünün kendi türlerine ait feromonların kokusunu iki mil uzaklığa kadar alabildikleri bilinir. Sanki hayatta kalmak ve nesillerini sürdürebilmek için özel ve hassas bir reseptör geliştirmiş gibi sadece kendi türlerinin yaydığı feromonları algılamaları (homeopatinin benzerlik ilkesi ile uyumlu bir seçicilik) basit bir tesadüf değildir. Aynı şekilde köpek balıklarının kanı uzaktan algıladığı bilinir, yaşayan her canlı gibi onlar da kendilerini hayatta tutacak şeye karşı aşırı duyarlılık geliştirirler. Ünlü gökbilimci Johann Kepler’in “doğa her şeyi olabildiğince az kullanır” demiş olması da anlamlı değil midir?

Denizaltı radyo iletişiminden türemiş bir metafor da çok küçük dozlardaki etkenlerin nasıl çalıştığını anlamamıza yardımcı olabilir. Normal radyo dalgaları sudan tümüyle geçemez, bu yüzden denizaltıların çok küçük frekanslı dalgalar kullanması gerekmektedir. Ancak “çok küçük” terimi bu durumu anlatabilmek için yetersiz kalmaktadır çünkü sudan geçirmek için denizaltının kullandığı tek bir dalganın boyu birkaç mil uzunluğundadır!

İnsan vücudunun %70-80’inin su olduğu düşünüldüğünde, farmakolojik bilgileri vücutta ve hücreler arası sıvıda etkileşime sokmak için muhtemelen en iyi yol nanodozlardır. Yukarıda bahsettiğimiz çok küçük frekanslı radyo dalgaları örneğine benzer şekilde, çok küçük ve aktive edilmiş dozlarda (nanodozlarda) homeopatik ilaçların tıbbi etkisi oldukça yüksektir.

Nanofarmakolojik dozlarda ilaç alan kişide, o ilaca karşı aşırı duyarlılık (hipersensitivite) yoksa etkilenmez. Hipersensitivite, ilaç ve kişi arasında bir çeşit rezonans oluştuğunda ortaya çıkar. Homeopatik sistemin temeli olan “benzerlik ilkesi”nin uygulanışı da, yüksek dozda verildiğinde aynı hastalığa sebep olan ve kişinin aşırı duyarlı olduğu ilacın seçilmesi üzerinedir.

Homeopatik ilaçlardaki nanodozlar vücuda derinlemesine nüfuz eder ve derinlerden gelen bir iyileşme başlatır. İnsan vücudu kompleks bir organizmadır. Homeopatlar bu biyolojik karmaşıklığı bir veri olarak kabul ederek onunla uyumlu tedavi yöntemleri geliştirirler.

Öte yandan, yüz binlerce uzman ve milyonlarca hasta ile 200 yıldan uzun bir zamandır başarılı tedaviler uygulanmasına rağmen, homeopatik ilaçların iyileşme sürecini nasıl başlattığı henüz tam olarak bilinmiyor. Homeopati ve nanofarmakoloji hakkında yapılan ileri seviyedeki araştırmaların yakın zamanda daha fazla açıklama getireceğini ümit etmekteyiz.

Ç.N. Esasen, geleneksel veya allopatik tıp hakkında da bir tıp biliminden çok, bilimsel tıp olarak bahsetmek daha doğrudur. Özellikle ‘‘klinik dallar’’ adı verilen uzmanlık alanları, insanla İlgili biyolojik süreçlerin açıklanmasına değil, hastalıkların düzeltilmesi ve bireysel düzeyde önlenmesi amacına yönelmiş tıp tekniği durumundadır.

Kuantum Tıbbı
Kuantum fiziği Newton fiziğini çürütmüş değildir, sadece çok küçük ve çok büyük sistemlere dair anlayışımızı genişletmiştir. Aynı şekilde, homeopati de konvansiyonel farmakolojiyi çürütmemiştir. Onun yerine, çok küçük dozlardaki tıbbi maddeler hakkındaki anlayışımızı genişletmiştir. Homeopatik tıbbın kurucusu Dr. Samuel Hahnemann, konu hakkında yeni ufuklar açan çalışmalarını ele aldığı Organon’u, her defasında gözlemlerini biraz daha ‘‘damıtarak’’, yaşamı süresince beş kez güncellemiştir. Günümüzde dünyanın her yanındaki homeopatlar bu nanofarmakolojik sistemi geliştirmeye devam ediyorlar.

Dr. Samuel Hahnemann Paris’te ünlülerin mezarlığı olan Pere Lachaise’ye gömülmüştür. Mezar taşında Latince; ‘‘anlamaya, denemeye ve bilmeye cesaret edin’’ anlamına gelen “aude sapere” sözleri yazılıdır..